Mine Nur Şen ile Yıldız, Sahne, Aidiyet ve Özgürlük Üzerine

Bir muhabbet kuşunun gözünden dünyaya bakmak mümkün mü? Oyuncu Mine Nur Şen, Deniz Dursun’un kaleme aldığı ve sahnede hayat verdiği Yıldız oyununda, bir kuşun bedeninde insan olmanın ne demek olduğunu sorguluyor. Aidiyet, özgürlük ve varoluş üzerine katmanlı bir anlatı sunan bu oyunun yaratım sürecini ve sahnedeki dönüşümünü Mine Nur Şen, Mag For Her’a anlattı.

Röportaj: Gizem Kırca

Önce hikâyenin başlangıcına dönelim. Bir muhabbet kuşunun gözünden dünyayı anlatmak özgün bir fikir. “Yıldız”ın hikâyesi nasıl doğdu? Bu metinle yolların ne şekilde kesişti?

Zorlu PSM’nin bir atölye programı var. Deniz Dursun o eğitim sırasında Yıldız’ı bir kısa oyun olarak yazmıştı ve ben audition vermiştim. Sonra oyunu uzatmaya karar verdik. Şu an izlediğiniz hali benim de dâhil olduğum bir ekip işinin neticesi aslında. Artalan Kolektif’le yollarımız kesiştikten sonra Deniz Dursun, oyunun yönetmeni Anıl Can Beydilli, yaratıcı yapımcısı Aslı Candaş, dramaturgu Yaşam Özlem Gülseven ve ben metin üzerine aylarca çalıştık. Dolayısıyla her birimizden bir parça taşıyor metin ve oyun. Prova döneminde benim doğaçlamalarım da karakteri olgunlaştırdı. Günün sonunda anlattığımız hikâyede ve oyunun birçok kısmında birlikte hareket ettiğimiz, deneyip yanıldığımız bir sürecin oyunu oldu.

Sahnede bir muhabbet kuşuna dönüşmek, hem bedensel hem duygusal açıdan sıradışı bir deneyim olmalı. Bu role hazırlanırken nasıl bir yöntem izledin, karaktere yaklaşımın nasıl şekillendi?

Yıldız’ı bir muhabbet kuşu gibi görmekten uzak tutmaya çalıştım kendimi. Metin üzerine o kadar düşündük ve kendimizi o kadar dâhil ettik ki Yıldız’ın insandan farkı kalmadı benim için. Ben de karakteri oluştururken bu özgürlük alanından faydalandım ve çok fazla şey deneyebildim. Bu denemeler ekip olarak ortaklaştığımız hissiyattan, metinden, benden beslendi.

“Bir kuş olma hâli”ni anlamaya çalışırken zihninde ya da bedeninde fark ettiğin yeni şeyler oldu mu? Bu süreç sana oyunculuk açısından neler öğretti?

Kuş formu çalışmasak da hareket odaklı çalışmalar yaptık provalarda. Hareket tasarımcımız Gülnara Golovina bedensel eğilimlerimi ve alışkanlıklarımı sezip beni çok iyi yönlendirdi. Yıldız kendini bildi bileli bir evde yaşıyor ve dünyaya dair bir fikri yok. Bu başlı başına büyük bir çıkış noktasıydı benim için. Bu bilgisizlik dünyaya ilk bakışta insanın alıştığı, üstünde durmadığı detayları fark ettiriyor ona. Bilgisizlik bilgeliğe dönüşüyor aslında. Bu kadar ham bir varoluşu anlamaya çalışırken kendimdeki ham/güdüsel tarafları keşfetmeye, beni ben yapan otantik yanlarımı da oyuna dâhil etmeye odaklandım.

“Bir muhabbet kuşu bana insan olmayı hatırlatıyor.”

65 dakika boyunca bir kuşun bedeninde, bir insanın ruhuyla var oluyorsun. Seyirci hem gülüyor hem susuyor… Bu kadar yoğun bir deneyimi sahnede yaşamak ve yaşatmak senin için nasıl bir his?

Özgürleştirici bir his. Yıldız bana başka bir bakış açısı sunuyor. Doğrusu yanlışı belirgin değil, tıpkı hayat gibi. Dünya çok büyük, bizler küçücüğüz. Hayat belirsizliklerle dolu, bizler bu belirsizliğin içinde bir şeyleri net kılmak için çırpınıyoruz ama bu mümkün değil. Yıldız da bu büyük dünyada küçük bir varlık olarak kendini ait hissettiği yeri arıyor. Dünya için küçük, Yıldız için büyük bir arayış. Hepimizin hayatına bir yerlerden dokunuyor bu aslında. Bir muhabbet kuşu bana insan olmayı hatırlatıyor. Seyirciyle bu hâli paylaşıyor olmak da yüklerimden hafiflemiş, özgürleşmiş hissettiriyor.

Yıldız bir yandan uçmayı öğreniyor, bir yandan da ait olduğu yere özlem duyuyor. Sence aidiyet ve özgürlük birbirine zıt mı?

Bir yere, bir hisse, bir insana ait hissetmek özgürlüğünü kısıtlıyor gibi geliyorsa oraya ait değil, oraya tutsaksındır bence. Aidiyet hissi özgürleştirici bir his; kendini keşfetmek için alan açan, yaşama isteğini besleyen, cesaretlendiren bir his. Özgürleşmenin yalnızlaşmaya dönüştüğü noktada ise insan için bir cehennem başlar. Bir arada olmak, bağ kurmak ihtiyacı hep var; aidiyet arayışı bitmeyen — belki de hiç bitmeyecek olan — bir arayış.

Her oyuncunun tiyatroya uzanan yolu kendine özgü. Senin için bu yolculuk nasıl başladı? Tiyatroya yönelmende belirleyici olan bir kişi ya da an var mı?

Çocukken oyun oynamayı çok severdim. Tiyatro oyunu değil, sokakta oynadığımız oyunlar… Yalnız kaldığımda da oyun bitmezdi. Bence hayal gücümü en çok besleyen şey buydu. Üniversitede tiyatroya başladığımda sahnede çocukken hissettiğim o oyun oynama hâlini yeniden yaşadım. O an bunun işim olacağını sezmiştim.

Oyunculuk serüveninde kendini daima sahnede mi görüyorsun, yoksa ileride kendi yazdığın ya da yönettiğin bir metinde yer almak gibi hayallerin de var mı?

Şu an öyle bir hayalim yok. Oyunculuk benim için hâlâ çok merak barındırıyor. Kamera önünde daha fazla deneyim kazanmak istiyorum. Seti çok sevdim, umarım hem sahnede hem sinemada bana oyun alanı açan hikâyelerle karşılaşmaya devam ederim.

“Yıldız” dışında Haluk Bilginer’le birlikte sahne aldığın Baba oyununda da izliyoruz seni. Her iki oyunun da seyirciyle buluşma süreci nasıl ilerliyor? Turne ya da yeni sezon planlarından biraz bahseder misin?

Baba’yı çok sık oynuyoruz ve apayrı bir deneyim benim için. Yıldız ise kendi ritmiyle ilerliyor. İstanbul dışında Bodrum, Gaziantep ve Ankara’da oynadık. Ankara’da park turnesi unutulmazdı. Önümüzdeki günlerde İstanbul’da farklı sahnelerde seyirciyle buluşmaya devam edeceğiz.